1999 Depremlerinin Onuncu Yılında, Biz Değil, Doğa Konuşuyor Ve Uyarıyor!
19 Mayıs, 2015.

Ne yazıktır ki 21. yüzyılda, insanoğlunun teknolojik gelişmesine övgüler sunduğumuz günümüz koşullarında, gelişmiş büyük kentlerimizde bile, sel, deprem, heyelan, hortum, kuraklık gibi doğa olayları hâlâ afete dönüşebilmektedir.

Yakın bir zamanda İstanbul, İzmir, Adana gibi büyük kentlerimizde yaşanan seller, daha sonra Karadeniz illerinde Ordu, Bartın, Rize, Artvin ve Giresun’da acı bir felakete dönüşmüştür.

Bu felaketin nedeni, her zaman söylediğimiz gibi yapılaşma, ulaşım ve yaşam alanlarımızın yer seçimlerine ilişkin yanlışlardır ve bu yanlışları doğuran ranta dayalı kararlardır.

Giresun’da Karadeniz Sahil Yolu’nun yer seçiminden projesine kadar yanlış olduğu, yaşanan sel felaketi ile gözler önüne serilmiştir. Denizden korumak amacıyla yükseltilerek yapılan Sahil Yolu, yerleşim alanları ile deniz arasında bir set oluşturarak, yerleşim bölgesini adeta bir havuz haline getirmiştir. Çukurda kalan yerleşim alanının dolu bir havuza dönüşmemesi için su tahliyesi, drenajı, menfez kapasitesi vb. yeterli altyapı önlemi alınmadığı da ortadadır.

Dere yataklarının yasak olsa da yapılaşmaya açılmış olması ise, rant kaygılarına yenilmişliği, plansızlığı veya imar aflarını hatırlatıyor. Dere yataklarının ıslah edilmemesi ve bu nedenle bazı okulların ve Giresun Devlet Hastanesi’nin bazı bölümlerinin sel suları ile zarar görmesi, afetlerde ayakta durması gereken kamu yapılarının fizikî durumunun ve yer seçimlerinin hâlâ sorunlu olduğunu göstermektedir.

Artvin’de de dere yatağındaki yapılaşmanın yanlışlığı gözler önüne serilirken, deredeki su miktarını kontrol altına almak için yapılan su bentlerinin, malzemesinde, işçiliğinde ve denetiminde sorunlar olduğu da bentlerin yıkılması ile ortaya çıkmıştır. DSİ tarafından bu bentlerin inşası için yapılan ihalede ise, kalite ve yeterlilik yerine düşük maliyet unsurunun tercih edildiği anlaşılmaktadır.

Görüldüğü ve yaşandığı gibi kentlerimiz afetler bakımından hâlâ risk altındadır!

Plansız kentleşme, göçler, kaçak yapılaşma, denetimsizlik, riskli-yasaklı alanlarda yapılaşmalar gibi başlıca imar faaliyetlerine yönelik sorunların yanısıra; risklere karşı önlem alınmaması, afete yönelik gerekli hazırlıkların yapılmaması, yeterli bütçe ve teknik donanım sağlanmaması, toplumsal bilincin oluşmaması vb. birçok neden afet risklerini arttırmaktadır.

Büyük kent-küçük kent, kırsal ya da şehir veya metropol… Ayırım olmaksızın, felaketin nedeni hep aynıdır ve bu nedenle de sonuçları da hep aynı olmaktadır. Sonuçta, tüm kent, tüm yaşam etkilenmektedir ve sorun kesinlikle tek yapı ölçeğinde değil, imar ile ilgili temel yaklaşımda, yani zihniyettedir.

Sağlıklı yaşam alanlarımız için, planlama kararlarından başlayan tasarım, uygulama, denetim ve kullanım süreçlerinden oluşan “yapı üretim süreci”ne ilişkin bütünsel bir sistemimiz hâlâ bulunmamaktadır ve bunun nedeni mevcut –iktidarlar değişse de hiç değişmeyen- imar politikalardır.

Biz istemesek de yer kabuğu yapısını değiştirecek, yaşam kaynağımız olan iklimsel yağışlar gibi doğal olan olaylar ile doğa, zaman zaman dingin, ama bazen de öfkeli konuşmalar yapacak; biz hatırlamak istemesek de kendisini hatırlatacaktır. Önemli olan doğa olaylarını “afete” dönüştürmemektir. Çabamızı, unutmak yerine; akıl, mantık, bilimle buluşmaya yöneltmek için neyi bekliyoruz? Birbirimizle buluşmaya yönelmek, “zihniyeti değiştirmek” için örgütlenmek gerçekten çok mu zordur?

Sağlıklı ve güvenli yaşam çevreleri oluşturmak için bütün doğal ve doğal olmayan etkenleri göze almak, bu konuda anayasal bir görevi bulunan kamu yönetimi ile bu uygulamaları fiilen yürüten yerel yönetimlerin aslî görevidir. Bu görevi hatırlatmak da ilgili toplumsal kesimler olarak bizlerin görevidir.

Geçen yıl 17 Ağustos’da “Sözün bittiği yerde artık susmak ve tüm meslek disiplinlerinin ve halkın katılımı ile harekete geçmek gerekir…” demiştik.

Bu nedenle bir kez daha diyoruz ki, kamu yönetiminden, birey ve toplum olarak sağlıklıve güvenli bir yaşam hakkımızı talep etmek, kent, kültür, demokrasi ve mimarlık politikası için gerekli olduğu kadar, afetler politikasının da temelini oluşturmak için gereklidir.

Bu anlamda, yaşanan afetlerin son olması için daha fazla geç olmadan, bir an önce çağdaş planlama ilkelerine uygun, afete duyarlı bir yapılaşma politikasını hayata geçirme ve gereken mevzuat düzenlemelerini bir an önce gerçekleştirerek yasalaştırma taleplerimize yönelik olarak, aynı şeyleri bir kez daha yaşamamak için tüm toplumsal güçleri ortak bir süreci örgütlemeye, 1999 Depremlerinin 10. yılında, sözün tükendiği yerde, doğanın uyarılarını ciddiye almaya ve söylemin/eylemin gücünü yeniden üretmeye çağırıyoruz.